21 Aralık 2009 Pazartesi

Gergin Bireyin Toplu Taşımayla İmtihanı

Zamanında sahneye çıkıp şarkı söylemiş, sahnede oyun oynamış bir birey olarak tüm o anlarda heyecanımı kontrol altına alabiliyordum rahatça. Ancak bazı anlar var ki heyecandan götüm tutuşuyor hiçbir şekilde yüreemin çarpıntısını engelleyemiyorum. Zaten bu saçma şeyler beni yeterince yormaktayken bunlara bir de kapıcıya çöp verme heyecanı eklendi son zamanlarda. Olaylar şöyle gelişiyor: Salonda halihazırda bilumum yiyecek içecek çöpü arkadaşlar fink atmaktalar. Kapıcı kapıyı çalıyor ve macera o an başlıyor. Elime geçirdiğim bir poşete 15 saniyelik bir süre içinde ne bulursam doldurmaya başlıyorum. Telaşla bazen çatal-bıçak falanda giriyor poşete onları çıkarmak saniye kaybına neden oluyor ve level gittikçe zorlaşıyor. Ve 15 saniyelik bir heyecan tufanının ardından hiçbir şey yokmuş gibi kapıyı açıp veriyorum çöpümü, kapatıyorum kapıyı ve evi toplamam gerektiği kanısına varıyorum. Şu anda rekorum 2 poşet çöp ama eğer salonun biraz daha mına korsam rekorumu geliştirebileceğime dair inancım sonsuz.



Bu manasız ötesi heyecan silsilelerimin hepsine tek tek girip iyice kendimi ifşa etmek istemiyorum ama şunu da söyleyip şapşiliğimi taçlandırmazsam eksik hissedeceğim. Efenim dolmuşta ve otobüste ineceğim yer yaklaştıkça içim içimi yiyor benim. Bilhassa bu nedenle kitap/dergi falan okuyorum, yol geçsin diye değil. Kendi kendime garip modlara giriyorum, yerimden çok erken kalkmamalıyım ama kesinlikle hiiiçte geç kalmamalıyım. Zamanı ayarlayınca ayağa kalkıyorum ve düğmeye basarken elim titriyor, ya da şöföre seslenirken bu heyecanımı gizlemek adına en Tom Waits sesimle “müsaaytt bi yerde” diyorum. Yanımda bi arkadaşım varsa genelde inince “bi de dövseydin şöförü” gibi bir ibare kullanıyor ancak bilmiyor ki ben stresten 2 kilo vermişim o an.

Hele metrolar ekseriyetle kalabalık olanları daha beter. İşin çözümünü buldum ineceğim duraktan bir önceki durakta kapıya yanaşıyorum ben. Kapı açılınca yerinden kalkıp inen insanlara olan saygım tarif edilmez nitelikte. Lan otomatik kapı, laftan anlamaz sözden anlamaz ,”abi dur ya ben ineceğdim” de diyemezsin. Bak sevgili okur böle gereksiz bir yazı yazıyorum madem bir de anımı anlatayım iyice boku çıksın. Yer Kızılay metrosu ve benim deli acelem var. Aldım biletimi merdivenlerden inerken en aşağıda bi adamın koştuğunu gördüm ve metronun kalkayazmak üzere olduğunu anlayıp merdivenlerden Rocky edasıyla inmeye( o çıkıyordu ama?) başladım. Ben en aşağıdayken uyarı sesi geldi ve ben aynen filmlerdeki gibi tam kapı kapanırken ufacık bir boşluktan kendimi yalpalayarak içeriye attım. Hayatımda hiç bu kadar kısa sürede terlediğimi hatırlamıyorum resmen alnım, sırtım nemlenmişti. Muhtemelen “lütfen artislik yapmayın, zili duyunca metroya binmeye çalışmayın” anonsu gelmiştir ama ben o anda beynimdeki “çınnn” sesini dinlediğim için duymamışımdır. Hayır metro kartı alırken, ne bileyim madeni para o metal tablaya yapışsa ben onu almaya çalışırken 1 saniye kaybetsem o iki kapı arasında sıkışmam ve tüm vagon sakinlerinin bir haftalık eğlence mevzusu olmam işten bile değildi. Ben sanıyorum tüm vagon bana bakıyor o anda “vay herif ne attı kendini içeri maşallaa” gibi bir ifadeye sahipler. Çınn sesi geçince yavaşça vagonu keseyim dedim ve acı gerçekle yüzleştim: Bu durum kimsenin sikinde değildi. Lan filmi çekilse bayıla bayıla izlersiniz ama ben orda canlı varyetenin allahını yapmışım, aksiyonun kitabını yazmışım kimsenin kılı kıpırdamıyor. Ne bi “aman delüannı cevvalmişin” ne “ otur yigenim bi soluklan büyük badire atlattın”. Mal gibi duruyor hepsi. O an çınn sesi yerine insanların nasıl duyarsızlaştığına ilişkin sosyal mesajlarım beynimde yerini aldı ama sonra oda geçti. Oyy dostlar oyy gomşular oyyy!!!

Not: Uzun zamandır yazı yok blogda ,arayı uzun yazı yazıp kapayım dedim.


17 Aralık 2009 Perşembe

Cigarettes and Chocolate Milk

Gönlümdeki ikinci İrlanda olan Kanada kütüğüne sahip Rufus Wainwright söylüyor: Sigaralar ve Çükülota aromalı Züttt...

6 Aralık 2009 Pazar

Haykırma Müessesesi #3


> 1 haftadır evimde olan 4 adet muza elimi bile sürmedim, az önce double-combo yaparak dördünü birden yedim. Elimde kaç muz kaldı?

> Dün akşam bağıra bağıra aptal aptal şarkılar söylerken kapı çaldı. Çöp almaya gelmiş kapıcı o kadar pis o kadar sinsi güldü ki ben daha iki hafta playback bile yapmam. İş yaparken bi türkü patlatsın diye pusudayım artık, direk tepesine dikilecem, utandıracam pezoyu.

> Radiohead diye bi grup “keşfettim” diyen arkadaşımda oldu, karmaşık duygular içindeyim.

> Ortalığa bi ara çingene/balkan kültürüne hayranlık duyan insanlar silsilesi yayılmıştı. Bir bar muhabbetinde iki cümlede bir Goran Bregovic veya Emir Kustirica denmeyen masaya garsonlar içki vermiyordu falan. Ne oldu o akıma? Nicedir kimseyle ağız tadıyla bir “ Abi neşeli insanlar, şahaneler yaa” diye geyik yapamadığımı fark ettim ondan soruyorum. Cennet Mahallesi topunuzu sindirdi değil mi?

> Türkiye’de Ankara’dan başka şehirde yaşamam herhalde diye düşünürken, bazı iş kolları beni başka şehirlere yönlendirmeye başladı. Kesinlik yok o yüzden çok bir şey yazmayayım ama eğer olaylar can bulur gibiyse detaylarla karşınıza çıkarım.

> Bazı zamanlar msnde uzuuunca bir şey yazıyorsun, daha sonra ilk cümlede bir hata olduğunu fark ediyorsun ve düzeltmek için girişiyorsun kendisine ve fekatt msn piçi yazdıklarını kaydırmıyor, sonraki yazılanların üstüne yazmış oluyorsun, cümleler allak bullak oluyor. Zaten uzunca bir süre geçtiği için karşıdakine ayıp olmasın diye hemen yollamak istiyorsun ama kelimeler birbirine girmiş halde. O anki yaşanan stresi tarif edecek kelime bulamıyorum, bulan olursa mail yoluyla ulaşsın bana.

> Msn demişken; ilk kez üniversiteye başladığım yıl kullanmaya başladım kendisini, tabi gençlik durmamış ben “enee telefonla mesajlaşmak yerine, bedavadan yazışıyorum, off ne süper bir şey” hissiyatındayken çoktan olayın piçi olmuş. İşte o zamanlar olayın acemisi olduğum için yeni tanıştığım insanlarla yazışırken yaradana sığınıp deli hızlı yazmaya çalışıyordum hep. Beklentim neydi allasen? Karşımda ki “oo herif ne süper , ne hızlı yazıyor en iyisi ben bununla çıkayım” mı diyecekti. Böyle bi beklentim yoktu tabi ki ama böyle salak saçma ruh hallerim olmadı değil zaman zaman(sevgili okur bu koskocaman paragrafı 17.7 saniyede yazdım, selam ederim).

30 Kasım 2009 Pazartesi

Bağlamayla Aşk Edilen Beatles Tandansı

Bağlama çalan bir dost edinip, sitarla çalınan kısımları ona paslayıp,alacam elime gitarı , hea bi de az biraz müzük kulağı olan birine de tef ya da zil verip, sabahlara kadar bu şarkıyı çalıp söyleyecem. Sitarlı kısımların bağlamaya dönecek olmasından dolayı o gecenin Yeni Rakı'nın sponsorluğunda gerçekleşmesi kaçınılmaz tabi...

27 Kasım 2009 Cuma

!!UçurtmanınKuyruğu!!

sevgili blog okuru konuyu görüp sanma ki inanılmaz bir tiyatro izleyicisiyim=)arada bir entellektüellik damarım tutar(o da neyse=)) tuttururum "gidiceeem tiyatroya gidiceeem diye"=)

aslında çok severim o sahnenin kokusunu,uzansam elini tutabileceğim mesafede insanların emek emek hazılandıkları bir oyunu sergiliyor olmasını,heran bir hata yapabilecek olma,sözlerini unutabilecek olma ihtimallerini..(genelde öle olmaz ama=))sinemaya gitmek daha kolay geliyor ama nedense insana..alışkanlık meselesi sanırım..neyse geçenlerde (bu sefer) abimin "tiyatroya mı gitsek" dürtmesiyle (sadece yazarın savaş dinçel olmasını referans alarak) ankara tiyatro festivali için çayyolu sahnesinde oynayacak olan "uçurtmanın kuyruğu" oyununa bilet aldım.giderken hepimiz yorgunduk ve açıkçası amaaaaaaaaan şurda güzel bi yemek yesek daha iyiydi triplerindeydik ama sonrası öyle olmadı,hiç öyle olmadı..gerçekten kendi adıma çok büyük bir keyif aldığımı söyleyebilirim klişe olacak belki ama hem güldüm hem duygulandım..babasının baskısı altında hayatı boyunca ezilen,yaşaması gereken çoğu şeyi belki de her şeyi ıskalamış bir yetişkinin kendi benliğini bulmasını,kendisiyle yüzleşmesini anlatıyordu oyun..uzun zamandır izlediğim en güzel şeydi(film,tiyatro,klip vs=))belki bizi istanbulda okuyan birileri vardır ve bu sözlerimi okuyup gitmek isterler..şiddetle tavsiye ediyorumm vee oyundan bi parçayla sözlerime son veriyorum=)


"uçurtmamın ipini iyice saldım. çok yukarılarda nazlı nazlı sallanıyordu. kuyruğuna yapışmış olan ben, aşağıda ipin ucundaki kendimi neredeyse göremeyecek kadar yüksekteydim. aşağıdan uçurtmayı idare ediyor, yukarıda ise kuyruk sefası yapıyordum. evler altımdan hiç oynamadığım tahta oyuncak şehirler gibi geçip gidiyor. aşağıdan kendime bağırıyorum: “gördüklerini bana anlatacaksın değil mi?” uçurtmanın kuyruğuna sıkı sıkı yapışmış ellerimden birini bırakıp aşağıdaki kendime nanik yapıyorum. aşağıdan bana kızıyorum, ama gene de seviniyorum. ip çok uzun. şehrin bu yakasındaki tepenin üstünden denizi geçiyorum. aşağıda vapurlar birer oyuncak gibi. sanki elimi uzatsam birini tutup cebime koyacağım, akşama evde leğene su doldurup oynayacağım onunla. bahçeler var şimdi aşağıda. kendime sesleniyorum aşağıya, biraz alçaltsın beni diye. “neden?” diye soruyor. sesi sanki yanımdaymış gibi. kulağına fısıldıyorum: “sonra anlatırım. sen alçalt.” yumuşak bir biçimde büyük bahçenin ortasındaki beyaz bir köşkün damına doğru alçalıyorum. damdan smokin giymiş bir kuş havalanıyor, yanımdan geçerken “hoş geldiniz” diyor. “bacadan… bacadan gireceksiniz.” tam bacanın yanına konuyoruz. baca bana hiç yabancı gelmiyor. sanki daha önce buraya leylekle gelmişim gibi bir duyguya kapılıyorum. hemen unutuyorum o duyguyu. uçurtmaya beni beklemesini söyleyip, bacaya giriyorum. baca şaşılacak denli geniş. döner bir merdivenle aşağıya iniliyor. duvarlarda beş yaşındaki büyük ressamların yaptığı tablolar var. aşağıdan çok güzel bir müzik sesi geliyor. bir şöminenin içine iniyor merdiven. şömine çok geniş bir salona açılıyor. çok fazla kalabalık değil salondaki insanlar. herkes gülüyor. duvarda kocaman bir yazı var: “yaramazlık yaparken kimseyi rahatsız etmeyin.” kadınlı erkekli bu insan grubunun yaş ortalaması altmış falan. kadınların bazısı gelinlik giymiş. bir tane sünnet entarili erkek var. kolları saatlerle dolu, elinde tef, orkestraya eşlik ediyor. orkestra elemanlarının en yaşlısı altı yaşında. akordeon, keman, trompet, klarnet ve bateriden meydana gelmiş bu orkestra. baterist daha dokuz aylık, annesinin kucağında çalıyor davulları, ama müthiş sololar çekiyor. orkestranın yanında büyük bir turşucu dükkanı, önünde bir simitçi. aralarına karışmak istiyorum. sünnet entarili olan beni görüyor, yanıma gelip hokkabazlık diplomamı soruyor. ben “yok” deyince, “o zaman şimdi gidin uçurtmanıza, gezintinize devam edin. bir gün gene gelirsiniz.” diye beni dama kadar yolcu ediyor. uçurtmam aynı bıraktığım yerde. kuyruğunu sallayıp “hadi” diyorum. yavaş yavaş yükselirken sünen entarili adam tefiyle arkamdan tempo tutuyor. altımda bahçeler, küçük vapurlar, kutu kutu evler ve ipin ucundaki kendimi seyrederek, süzüle süzüle aşağı inip, gene kendi cebime giriyorum. “neler gördün? anlat” diye soruyor bana. anlatamıyorum."

26 Kasım 2009 Perşembe

Sıcak Ayak


Malum havalar soğudu, özellikle benim gibi Ankara’nın Doğu Anadolu Bölgesi kontenjanından dolayı sahip olduğu bir semtinde oturuyorsanız, bunu zaten Ekim’den beri fazlasıyla hissediyorsunuz demektir. Domuz gribi aşısı, açılım(çoğul eki) vb… ile gündemi bolca oyalayan kan emicilerinde, çaktırmadan doğalgaza yeniden yeniden(sonsuzluk işareti) zam geçirip ardından metro altına “Bu zamlarda melihcan vallahi suçsuz Ankaralı, sen eleştirmeye falan kalkma evinde göndereceğimiz makarnanı bekle” pankartları asmasını endişe içinde bekliyorsunuzdur. Bir de benim gibi bünyesinin tüm soğuk algısını tek bir uzvuna yönelten insanlardansanız, soğuk hakikaten çekilmez bir çile oluyor. Demek istediğim hani arkadaş muhabbetlerinde övünürcesine, vücudunun en çok üşüyen bölgesini “Ayy benim ellerim çok üşür!”,”Vayy benim burnum çok üşür!” şeklinde cevvalce dile getiren insanlar vardır ya, işte ben “Lan benim ayağım çok üşür” modeliyim bunların. Bir soğuk muhabbetinde ayaklarımın çok üşüdüğünü belirtmezsem, ekseriyetle 2 gün uykusuzluk çekerim. Hatta muhabbet keyifli gibiyse “Ayağı, götü, başı sıcak tutacaksın hacı!” diyip “Ehi ehi” diye pis pis güldüğümde çokça vakidir. İşte bu nedenle artık evin içinde çift çorap giyerek dolaşmanın, zeminde oluşan soğuk hava akımından bu kış ayaklarımı korumayacağımı varsayarak kendime patik hatta şu hacı dedelerin giydiği deri ayakkabımsı şeyden almaya karar verdim. Daha sonra o deri ayakkabımsı şeyi satın alabilmek için “ Hacca gitmiş olduğuna dair bir belge mi istiyorlar?” acep şüphesiyle araştırmaya korktum ve genç olduğum aklıma geldi. E madem gençtim o halde niçin peluş hayvanlı terliklerden almıyordum da; derimsi şey, patik gibi klasik tercihlerin peşinde koşuyordum? Ahanda bu düşünce sardı tüm benliğimi aklıma girdiği anda. Hem artık ayaklarım hiç üşümeyecekti hem de bir köpek bir kaplan figürüyle oldukça şık bir hale bürünecekti. Dün Emek’de bir alacağım olmasını fırsat bilerek işimi hallettikten sonra normal şartlarda hiç hazzetmediğim 7. Cadde’ye seke seke gittim ve sıtarbaksın karşısındaki ayakkabıcının dışında ki peluşlarla göz göze geldim. Orda konserve marka ayakkabılara benzeyen tasarımdaki takımlı terlikleri görünce Galatasaraylısı olup olmadığını kontrol ettim, göremedim ve satıcı kişisine en son çocukken anahtarlık alırken kullandığım “Abi bunun Galatasaraylısı yok mu?” kalıbını kullanmaktan çekinmedim. Aldığım hayır cevabı beni hiç yıldırmadı ve erkek için olan 2 adet köpekli modelden, leopara daha çok benzeyenini pazarlık bile yapmadan aldım.

Ve işte sevgili okur sizlere artık benimde ayaklarım sıcak, artık çorapları çifter çifter giymem gerekmiyor durumunu anlatabilmek için; kah i.melihcana salladım, kah dolaylı da olsa Galatasaray sevgimden bahsettim. Hea bu arada unutmadan söyleyeyim “Ayağı, götü, başı sıcak tutacaksın hacı!”.

21 Kasım 2009 Cumartesi

İzmaritlerle Dost Adamın Serzenişi...


Tabak büyüklüğündeki büyük kül tablamı niçin hiç kullanmadığımı hatırladım! Yere dökülünce bütün bir salonu –sigara yasağının ıstırabını çeken kıraathane önü misali- izmaritle doldurabiliyorum. Bu minvalde elektrik süpürgesi sesinden niye nefret ettiğim de hatırıma geldi! Devamlı bu boku yiyorum!!! Oyy dertli başımmm!!!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Gölge Oyunu


Son bir haftadır çeviri yapıyordum bitti, yarına redaksiyon işi kaldı sadece, bu yüzden bi rahatlama içine girdim. Dedim ödül ver kendine çekirge ; tv mi istiyorsun, bilgisayardan dizi-film bir şey mi, eline bir şeyler alıp okumak mı,nedir isteğin nedir derdin? Cevap vermekte nazlandı bünyem bu ısrarlı sorularım karşısında ve hiçbir şey istemediğini beyan etti. Ezelden beri ısrarla yaptığım boşluğa düşünce buzdolabı kapağını açıp ,manasız manasız içine bakmanın enfes bir fikir olduğuna karar verdim sonrasında. Mutfağa girdim ve yere yansıyan gölgemle kesişmeye başladım. Arkadaşın bel kısmında bana ait olmayan bir çıkıntı sezdim. Elimi attım ancak bir şey bulamadım. Biraz kıpırdayınca ışığın açısı nedeniyle kaybolmasından mütevellit hazır ol vaziyette uzun uzun gölgeme bakarak şekli anlamlandırmaya çalıştım ancak muvaffak olamadım. Yaklaşık bir 2 dakika kadar gölgeme baktım baktıııım baktıııımm… Gölge oyunu, temaşa sanatı gibi çıkarımlar yaparken hepimizin nasıl kuklalar haline dönüştüğümüz, ipler acep kimin elinde, amanın ağlayan palyaço nasıl bir yaratıcılıktır gibi ahir ömrümde duyduğum bir dolu klişeyi dayadım dimağıma. Kendimden tiksinme sınırına ulaşınca, suratımı tokatlar içinde bırakmak istedim ve asıl problemime odaklandım. Amaan o çıkıntı neyse ne siktir et kararını verip buzdolabına yönelecekken son bir hareketle elimi belimin arkasına attım ve yoğurt kapağından söküp, sigaradaki ölümcül mesajları sansürlemek için kullandığım “Önerilen fiyat 1,60 TL-500g” stickerına ulaştım. Lan dedim hayat ne yapıyorsun sen bu adama, az önce biraz gölgesine bakıp hülyalara dalan herifin üstünde 500gramının 1,60Lira olduğunu yazan sticker bulup iyice mallaşmasından ne keyif alıyorsun? Hemen bir hesap yapayım dedim eğer yarım kilom bu paraysa tamamım ne kadar ediyor diye ama matematikle olan müthiş arkadaşlığımız yüzünden 10 saniyede tüm beyin devrelerimi yaktım. Dedim sürümden kazanırım küsüratı siktir edip direk 1,50dan hesaplayayım ama onu da beceremedim. Şu an bu yazıyı yazarken , içinde bulunduğum bu saçma salak ruh halinden ötürü ,sağ elimle yazıp sol elimle saçımı okşuyorum. Acımayın bana ben hepsini tek paket halinde hallediyorum…

11 Kasım 2009 Çarşamba

Once

Bakın bir genelleme yapayım, Türk insanı müzikallerden hoşlanmaz (Lüküs Hayat muazzam bir istisnadır, dikkate alınmasın). Bu minvalde müzik temelli filmlerde çok sevilmez (80lere damgasını vuran arabeskçi filmleri, darbe sonrası şaşkınlıktır-dikkate alınmasın). Parantez içlerindekiler genelleme yapma isteğimi aldı götürdü. Bu yüzden girişteki “Türk insanı” öznesini “ben” haline , yüklemin ardındaki üçüncü çoğul şahıs ekini de birinci tekile dönüştürüp yazıya kaldığım yerden devam ediyorum.Amacım bir sürü bir sürü övgüyü emrine amade edeceğim Once isimli filmle ilgili bir iki kelam edebilmek.Böyle bir filmin varlığından msn üstünden bir şarkı alışverişi esnasında,filmin soundtrack albümünden sepetime düşen bir şarkı sayesinde haberdar oldum.Şarkının öylesine hastası oldum ki , onun gibi daha çoklarının sahibi olma hissi sardı her yanımı.Albümü indirdim , bol bol hülyalara dalarak esiri olunan zaman esnasında , yanında OST yazdığını gördüm.Lan dedim ne oluyor, tüm bu leziz şeylerin kullanıldığı bir film mi var? Öyle bir film nasıl bir şahanelik olabilir? İzledim ve gerçekten çok sevdim. Meğer film bu şahaneliklerin merkezi oluşturduğu ama bunu yaparken hiç absürtleşmeyen, tüm olaylar kurgu dahi olsa çok gerçekmiş hissi veren , abartılı hiçbir şeyin olmadığı, böyle bir projede kolaylıkla uzun bir klip izliyor gibi bir hissiyata kapılma riski varken, bu ihtimalin yakınından bile geçmeyen ,buradan bağıra bağıra herkese tavsiye edeceğim bir film olmuş. Esas oğlan Glen Hansard, esas kız ise Türk sinemasında olsa sadece allı pullu güzel bir hatunun şarkı söyleme sahnesinde ,o muazzam sesiyle arkadan playback yapan kişi olabilecek kadar gösterişsiz ama sempatik hatun Marketa Irglova. Aslına bakılırsa müzisyen/oyuncuları lanse etmek gereksiz oldu çünkü esas oğlan da, kız da şarkılar.

Yazıya genel olarak bi baktım ne çok şahane,muhteşem,güzel vb… kullanmışım.Çok mu abarttım acaba filmin gazına gelip? Yok lan kararında oldu filmin bende yarattığı etkiye oranla. Hadi daha az iddialı bir tavsiye cümlesiyle bitireyim yazıyı, yoksa sonunu getiremiyorum, övdükçe övesim geliyor, daşşanı yerim böyle filmin gibi amacından sapan övgülere girecem diye korkuyorum. Güzel işte film,izleyin!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Pelesenk

Ağza şarkı takılır ya da söylemesi daha zevkli modeliyle dile pelesenk olur ya , bence bu şarkı insanın yaşam kalitesini belirleyen oldukça mühim bir unsur.Bu mekanizma diğer insanlarda sanıyorum günlük çalışıyor ancak benim için haftalık,aylık hatta mevsimlik işlemekte.Öncelikle şunu sormak istiyorum ,niçin insanın ağzına Fear of the Dark takılmaz da Hande Yener’in Ayrılığım Seni Yakmadı mıı? isimli güzide şarkısı takılır? Çünkü beynimiz küçük bir orospudur. Tamam öyledir ama bu açıklama çok kolaya kaçmak oldu sanki. Efendim bu beyin değil midir ki ; hiç işine yaramayacak tonla şey öğrenirken,ertesi gün vizen olduğunda iki paragraf bilgiyi öğrenmeyi reddeden? Bu şeref yoksunu değil midir bütün gün seni esnete esnete fıldır fıldır uyuyacak yer aramaya zorlarken, akşam evine geldiğinde gözlerine çakmak çakmak (bu cümlede göz önüne serdiğim gibi ikilemelerin hastasıyım) olma emri yollayarak gecenin körüne kadar uyutmayan ve ertesi gün yeniden uykusuzluk çekmeni sağlayan?E o zaman tabi ki ağzına takılacak bir şarkı olacaksa o Ayrılığım seni yakmadı mıı? olacak.

Efendim benim yaklaşık iki aydır ağzımda iki adet Allahın belası şarkı dolanmakta. İlki Rafet El Roman isimli gurbetçi kökenli, hayatımıza iğrenç şarkı söyleme vurgularıyla dahil olmuş kişinin Şuuuuuuuuuuu isimli ömür törpüsü şarkısı. Hiç netten sözlerini bulup bilmediğim kısımlarını öğrenmeye niyetim yok ancak aklıma takılan ve bir döngü halinde devamlı söylediğim kısımları siz sevgili gönül dostu okurlarla paylaşıp, melodisini bilenler için bir günü zehir edebilirsem ne mutlu bana:

Şuuu hayatta neler oluyor,

Şuuu hayatta neler bitiyor,

Herkesin bir zevki(dengi) varmış,

Kadın erkek paylaşılmış,

Hayat dopdolu mucizelerle,

Eğer sende seviyorsan,

Sende kalbinde yer aç sevgiyeeee!!

Şuuu…(sürer gider)

Ve diğer hayata küstüren şey,aslında şarkı bile değil ,reklam cingılı (cingıl cingıl jingle değil cingıl,söylemesi nası keyifli imiş ve ben bunca sene nasıl fark etmemişim). Artık bedbahtlığımın boyutunu varın siz düşünün sevgili okurlar. Hoş Rafet’inki de şarkı sayılmazdı ama bunun söyleyeni bile belli değil, küfür edecek mecra bulmakta zorlanıyorum.İşte siz sevgili okurlarım için geliyor:

Of çay ,of çay demle bi tanem ,

Çay görsün çay cümle alem!

Sadece iki satılarla günlerimi, aylarımı nasıl zehir edebiliyor bilmiyorum ama bu konuda çok başarılı.

Sevgili okurlar bu iki şarkıyı üst üste buraya yazıp umarım sizler içinde hayatı bir nebze çekilmez hale getirebilmişimdir. Ben aylardır bunlarla yaşıyorum iki günde siz çekin arkadaşım ,nedir yani?

5 Kasım 2009 Perşembe

SevgiliGünlük..

ilkokuldan beri(elif oya'nın güncesini okuduğumdan beri sanırım=))hep bi günlük tutma arzum vardır..ama hep yarım kalır 2 gün yazılır 3. gün yazılacak olanlar anne baba okur korkusuyla,üşenip yerinden kalkamamayla içte bırakılır..günlük 2 sayfa yazılmış bir şekilde dolap bekler.en az 5 kere gıcır gıcır bir defteri mahvetmişimdir=)bugünlerde bi yazma aşkındayım bunda blogdaşım zen efendinin=) payı çok büyük hatta en büyük..verdiği üstün gazlarla gidip kendime defter bile aldım..günlük değil belki ama hep kafamda kurduğum(sonra zaman aşımına uğrayan)şeyleri yazmam için artık doğru zamandır bence=)bak sevgili okuyucu sen şahitsin bi kitabım çıkarsa en başta "zen efendi"ye itaf edicem=)sözüm söz..

3 Kasım 2009 Salı

Das Kapital


Manga versiyonu mu okusak?

İki Dil Bir Bavul


Hani “sımsıcak bir x,içinizi ısıtacak” türünden klişe bir önereme vardır ya ,bu belgesel/film için yapılabilecek en kısa ve öz tanım bu oluyor galiba.Belgesel olması her şeyin daha da yüzümüze yüzümüze vurulmasına sebebiyet veren bir etmen.Hani konuşmalarımızda yeri geldiğinde kulaktan dolma şekilde Doğu’da yaşamak,eğitim görmek çok zor deriz ya ,işte bu film kulaktan dolma bilgiyi somutlaştırmış.Emre Öğretmen ne diyor: “Ben bir şey beklemiyordum ama burada hiçbir şey yok”.Açılım diyerek rant sağlayıp politika yapanların gözüne sokulması gereken bir film.Evde küçük kardeşe bakabilecek kimse olmadığı için okula gidemeyen çocukları görüyorsunuz,patlak topla nasıl keyifli maç yapılabildiğini,taşın ne kadar önemli bir “oyuncak” olduğunu,mağaradan bozma evlerde yaşamayı,globalleşen dünyada çok önemli bir etiket olan vizyonun ,oralarda yetişen bir birey için ne kadar edinilmesi imkansız bir sözcük olduğunu ve Zilkif Yıldırım’ın nasıl içinize sokmak isteyebileceğiniz türden bir çocuk olduğunu görüyorsunuz.Filmi izleyip sağa sola karşı ahlak bekçiliğine girişmiş değilim,bunlar birincil derece kendime yönelttiğim gerçekler.

Hani Into the Wild izleyenlerin büyük çoğunluğu , düzenden kaçıp başını alıp gitmek istiyor ya,merak ediyorum acaba bu filmi izleyip böyle bir ideal peşinde koşup oralarda öğretmenlik yapmak isteyenler olacak mıdır?Yalnız şunu çok iyi biliyorum ki idealistlik bu çevrede çok saygı gören bir araç değil.Arkandan “salak kpss’de düşük puan almış anca oraları kazanabilmiş” derler.Vallahi derler bunu…

Oha Biz Kesin Çok Büyüdük!

1 Kasım 2009 Pazar

Benim Ne İşim Var İstanbul'da?

Ben niye İstanbul’dayım ,benim ne işim var yahu burada?Hastayım ayağına ailenin kataküllisine gelip yerimi yurdumu,Orta Anadolumu,bozkırımı,Angaramı niçün terk ettim ben? Ankara’da da çok bir meşguliyetim yoktu resmi olarak ama sanki sürekli bir şeylerden eksik kalıyorum gibi hissetmeye başladım.Adam Fewer ODTU’ye geliyormuş,sanki can hıraş ona gidecekmişim gibi sadece burada olmamdan dolayı tüh kaçırdım diye hayıflanıyorum.Burada olayın kralı Tüyap’ı tu kaka ediyorum.Zaten Yenibosna mı Hell in Bosna mı ne idüğü belirsiz bir yerde kalıyorum,hastayım diye dışarı da çıkamıyorum,yeminle polisten kaçıyorum diye buraya kapatıldım gibi hissetmeye başladım.Nasıl bir semtse burası ,köşe başları 3-4 delüannı cevval gençli gruplara sahip sürekli.Sıhhıye/Sincan kırması bir yer lan burası.Ben gül gibi Ankara’yı bırakıp nerelere geldim böyle yahu?Bari yarın bi çıkayım dolaşayım İstiklal falan bu son derece absürt olayı kısmen lehime çevireyim.

Bu arada sevgili blog okuru bugün 1 adet sigara içtim dayanamayarak ve ilk sigara içişimdeki tadı aldım.Başım falan döndü. Keyifte almadım açıkçası.Bırakacağımı çok sanmıyorum ama sanki azaltacam gibi bi hissiyat var içimde.Bu arada Ntv Tarih dergisi meğer ne muazzam bir şeymiş böyle.Bilgi depoluyorsun her sayfada.Fazla fazla bilgi.Elimde Kasım sayısı var ve Bolşevik Devrimi ile ilgili önceden bilmediğim muazzam detaylara ve sonuçlara vakıf oldum.

Madem eve kapatıldım bari yarın ilk çıkışımda canım sucuk ekmek çeksinde iyice tam olayım.Son kez sorup yazıyı bitiriyorum:”Benim ne işim var İstanbul’da lan?”

31 Ekim 2009 Cumartesi

Beyaz Show


Zaten oldum olası çok hazzetmemişimdir Beyaz’dan ama bu sene programı beni gerçekten afakanlarla kanka yaptı.Geçen hafta ve bu hafta(şu an) ısrarla,umutla bi bok olur belki eğlenebilirim umuduyla izledim programı ama keçiboynuzu etkisi dışında bir şey kalmadı ağzımda.Program Facebook’un derlemesi haline gelmiş durumda.Devamlı oradan aşina olunan videolar ,konuklar.Herif İngiltere’den dansçı çocuğu bile konuk etti,yakında Susan Boyle’u da çağırır.Şu an konuklar bile 1 Kadın 1Erkek ,yani feyste günde en az 3 kişinin 15 videosunu paylaştığı dizinin başrolleri.Adı “Talk Show” olarak geçen programda iki dakika kesintisiz süren sohbete rastlamadım henüz.Ya araya bir video ,ya şarkı,ya skeç,ya telefon ya da reklam giriyor.Bir de bana Beyaz artık yaşı ilerledikçe inceden bi ilgi manyaklığına,kıskançlığa bulaştı gibi geliyor ki iyice çekilmez hale geldi program.Bilmiyorum çok sıkıldım…

Edit: Celtics- Bulls maçı varmış Ntv'de ve ben mal gibi beyaz show izledim ilk yarıyı kaçırdım.Ooooff offff!!!

Hasta Güncesi

Sigara içmiyorum!!Tam 5 hatta an itibariyle 6 gündür sigara içmiyorum.Fb-GS maçının devre arasından beri sigara içmiyorum.Hastalık zaten o Pazar günü iyiden iyiye kendini belli etmeye başlamıştı.Sanırım maç skoruyla psikolojide çöktü ve upuzun yıllardır hiç olmadığım kadar hasta oldum.Doktora gittim,kendisi boğazıma bakınca “ıyyy!!” gibi bir tepki vererek moralimi doruk noktaya ulaştırdı ancak güzelce ilgilenerek göynümü de kazandı hani.Verdiği ilaçları kullanmamın ilk akşamı bi baktım yutkunabiliyor gibiyim,üstümde ki ağırlık kemiklerimde ki ağrı gitmiş gibi.Fakat bu saadet içinde uyuyup,ağlamaklı uyanınca gerçekten nevrim döndü.Sabah Zen Boğazının Sağ ve Sol yakalarını birbirine yapışmış halde buldum. Yutkunmak ,bir şeyler yemek içmek beri yanda dursun,derin nefes aldığımda bile yumruklarımı sıkmamı gerektiren bir ağrı hasıl olmuştu.Hastalığın başından bu yana yanıma gelmeyi teklif eden annemin bu önerisine artık boyun eğiyor ve “Gel uleyyn” diyordum ki…

----boşluk------boşluk-----boşluk----boşluk----boşluk----boşluk----boşluk----boşluk----boşluk

…ve şimdi İstanbul’da abimin yanındayım sevgili blog okuru.İçin için hep bi enteresanlık barındırdığını düşündüğüm ailemin bu güne dek gerçekleştirdiği en garip atraksiyona kurban giderek ,bir anda alınan uçak bileti ile buraya geldim ve anne/babam tatilde,yani burada bile değiller. Yemek/İlaç/Uyku ekseninde biraz daha iyi gibiyim şimdilik.Sigara içip yuvarlaklar çıkaracağım anların özlemi içinde ,önümdeki günlere umutla bakıyorum.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Hastayımmm

Gözlerim dolu dolu,boğaz şişliğim dışarıdan belli oluyor,yutkunmak ölüm,tüm kemiklerim ağrıyor,üstümde ki yorgan bile ağır geliyor vücuduma,sigara içemiyorum,doktora gitmeye gücüm yok,bir çorba yapanım yok.Yoo yooo acımayın bana,acımayınnnn…!!

23 Ekim 2009 Cuma

HaydiOkuyalım-DinleyelimBunalımaGirelim=)

şiir /şarkı öncesi yass notu: murathan mungan hayranı bir kimse olarak bu şiirini açıkçası ben de birçok insan gibi sezen aksu şarkı yapınca farkettim..annaaeem dedim sezen yine döktürmüş sözlere bakk..ama sonradan sözlerin murathan munganın mükemmel şiiri olduğu tarafımdan anlaşıldı=)veee süper ötesi şiirler arasında yerini aldı benim hafızada..




Eskidendi Çok Eskiden..
Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken,
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden.

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti.


şarkıyı dinlemek isteyenler için
http://www.dailymotion.com/video/x25hg_eskidendi-cok-eskidensezen-aksu_music

şiir/şarkı sonrası yass notu:şiir süper şarkı süper sezen süper klip süper daha n'olsun haydı bunalıma girelim=)

19 Ekim 2009 Pazartesi

Rahmet...

Mine Şenocaklı'nın Ünsal Oskay Hoca'nın vefatının ardından yazdığı yazı için...

18 Ekim 2009 Pazar

Tony Gatlif


Filmleri izlenmeli,müzükleriyle transa geçilmeli,çingan ruhu özümsenmeli…Böyle Buyurdu Zen Efendi..

Aynı şarkının bir erkek bir bağyan yorumunu koyuyorum...Keyif kahyası değilim,rüzgar nerden eserse,canın hangisini isterse o versiyonu dinle...(Peki ya Tony abinin bu en çingan şarkılarından birini önerirken,adeta bir kolpacı gibi In Flames dinlemek?)

13 Ekim 2009 Salı

Uykuuuooo Allah Belanı Versiiieeeennnn!!!

Sevgili blog okuru şu an sinirden kavruluyorummm!!!Son 4 gündür sabah 5 civarı uyuyan bünyem dün gitmem gereken bir yer olmasından mütevellit erken kalktı ve bugün erkenden beynimden vücuduma “uyu” mesajını yaydı. Bende kırmadım kendisini ve saat 10 civarı koydum kafayı yattım.Amma velakin ne oldu saat 2’de tam 2:00’da uyandım.Reva mıdır,normal midir,bünye midir layyn buuu!!! Oğlum uyku bak(yazar burada uyku sistemine sesleniyor,sen üstüne alınma okur),böyle giderse uyku terapistine falan gitmek zorunda kalacaz,senin yüzünden blog okuru Zen’in uyku sorunları blogunu okuyor gibi oluyor kaçıncı yazı oldu bu?Bak sana 2 saat mühlet,sorun çıkarmadan devreye girdin girdin yoksaaaa?!?!Lan yoksa ne ,mal gibi oturacam işte sabaha kadar…

11 Ekim 2009 Pazar

Gelişine Yazmak...

Eylül’den beri rolantide çalışan kafam ,sonunda az biraz içinde halen hücre barındırdığı sinyalleri yollamaya başladı.Net şekilde kendi kendine bir akım başlattığını hissedebiliyorum.Bir anda vahiy gelmiş gibi oldu;sifli-salak modumdan arındım.Sanıyorum adı banker lambası olarak geçen ama bana kalırsa öyle pis bir sıfatı hak etmeyen ,yeşil başlıklı ,yandan zincirle açılıp kapanan süpersonik masa lambamın etkisi büyük.Evde ışıma görevini verdiğim lamba her an kapıdan Nuri Bilge ve Zeki el ele salona gireceklermiş gibi bir ambiyans yaratıyor ortamda,zaten evde ses seda yok,yeminle koltuk altında bir anda oluşabilirler bile.Heaa sevgili okur bir de yüzyıllardır çevreme “Valla alacam layyn” diyerek bıkkınlık getirdiğim yuvarlak hippi gözlüklerime de kavuştum.Efendi gibi gittim muayenemi oldum ,şu yaşa gelmeme rağmen ihmalkarlığımdan ötürü yine doktordan azar işittim ama yılmadım,reçetemi aldım ve optik optik dolaşıp sonunda edindim şahane hippicanları.Saçları da yeniden uzatayım o zaman değmeyin keyfime.

Doktora giderken dolmuşun en ön koltuğuna benim oturduğumu gören şoför yine 4 tekere kavuşmuş Kenan Sofuoğlu hırsıyla abandı gaza ve ben yine bu dolmuşlarda niye emniyet kemeri yok diye hayıflandım(hoş olsa nah takarım ama madem yok o zaman hayıflanmak hakkım).Sürekli böyle oluyor,ne zaman ki Zen ön koltukta,şoförler bas gaza yavrum bas gaza,Zen tırsa tırsa git.Işıklarda dururken ,öndeki arabada yaşı 4 hadi senin için zorluyorum 5 yaşında bir çocuk ,ön koltuktan sarkmış elinde bir oyuncak kamyon.İlk başta en duyarlı halimle kendi ruh dünyama “çocuğun öyle sarkmasına izin verilir mi hiç?” diyerek sosyal mesajımı verdim ardından aptal çocuğun ne yaptığını çözmeye kafa yordum.Kamyonu uzatmış camdan, göremediğim ağzıyla büyük ihtimalle “vuuvv vuuvv” sesleri çıkararak ,uçuruyo mu ne yapıyo damperli kamyonu?Bir kere bana hayal gücü yüksek ,parlak zekalı çocuk ayağı yapmasın hiç…O kamyonu ziksen uçuramazsın.E o zaman ne bok yemeye böyle bir telaşe içerisinde?E çünkü o gerizekalının hayattaki tek mülkü oyuncakları,malını elinden bırakamıyor iki dakika bile mal.Mülkiyet duygusuna bu yaştan bağlı olmak bence pek zararlı,pek pis bişey.Tamam bende oynardım oyuncaklarımla ama gel gör ki böyle hayvan gibi değil,en fazla ekşinmenlerimle arkadaşlarımın barbilerini “öpüştürmüşümdür” ama onu da yapmayan çocuk zaten şimdi moda evinde çalışıyor.Bana kalırsa bi insanın büyüyünce ne bok olacağını oyuncaklarla olan iletişimden anlamak çok kolay.Kıran döken stressiz,relax adam oluyor;özene bezene oynayan,paylaşmayan herifin 17 yaşında saçları beyazlıyor.Bu öndeki arabadaki bebe büyük ihtimalle ikinci gruba dahil ama biraz daha vahim modeli bence.Havada “vuuvv,vuuuv!”,düşündükçe sinirleniyorum inceden. Hayır düşürecek sonra o çilekeş anaya o cefakar babaya zırıltısıyla hayatı yine zehir edecek.Doğduğundan beri zaten gün yüzü göstermedi gariplere ,bir de absürt atrakasiyonuyla o günün ağzına sıçacak.

Biliyorum çok küfrettim bu yazı ama rahatlamam gerekiyordu.Bu rahatlamanın ilk halkası olarak Replikas konserine gittim geçen Perşembe.Konserin sonlarına doğru elektrikler kesildi ,herkes bi anda İ.Melih’e küfretmeye başladı,sloganlara katılarak bende iyice rahatladım. Sigara yasağını bol bol deldim,buradan her seferinde efendi efendi uyaran hiçbir şerefsizlik yapmayan Nefes çalışanlara selam ederim.Elektrik kesintisini fırsat bilerek Disko Topu’nu(fark ettiysen büyük harfle yazdım,saygım büyük) çaldım.Evde varolan küçük disko topum hayvan arkadaşlarımdan birinin dizinde sektirme macerası esnasında ikiye bölünmüştü,yaslar içindeydim.Bu sefer nizami büyüklükte bir disko topum var lan.

Beni keyiflendiren şeyler sayesinde (yazının başı) yeniden kafam çalışabilmeye başladı.Mutluyum,keyifliyim…Herkesi öperim gıdıdan.

6 Ekim 2009 Salı

??SorularSorularAklımdakiSorular??


**bir insanı ne kadar zamanda tanıyabilirsiniz?
**tanıdım diye düşüdüğünüz o an sadece istediğiniz özelliklerini gördüğünüz biri olabilir mi?
**duygular karşınızdaki insanı olduğundan çok daha farklı görmenize sebep olabilir mi?
**birini hem sevip hem de onun hakkında mantıklı kararlar vermek durumları aynı yerde bulunabilir mi?
**EnÖnemlisi: bu işin bir formülü var mı?

5 Ekim 2009 Pazartesi

Yass'ın Haykırma Müessesesi; İsyan-ı Yass #1


**şarjı zırt pırt bitmeye başlayan cep telefonum

**bunalım günlerime sezen aksu'nun "kurşuni renkler" adlı bunalım parçasını arkadaş edip beni dipsiz kuyulara hapseden Zen

**buluşmayı rezil eden kız

**bi b.ktan anladıklarına beni inandırmaları artık çok zorlaşmaya başlayan doktorlar

**bir şeyler yazabileceğime olan inancımı kaybetmeme sebep olan hislerim

**beyinsiz=tiki kızlar(tikisiz hava sahası istiyorum bende)

**maço bozuntusu kendine güvensiz erkekler

**yaptıklarının sorumluluğunu almaktan aciz insan profilleri


isyan bayraklarım havada!!

4 Ekim 2009 Pazar

Haykırma Müessesesi #2

>Tam salondan odaya geçiyordum ki holdeyken Ceza’nın “aramızda uçurum var koskocaman” isimli şarkısı böğüre böğüre çalmaya başladı.Aklım çıktı yeminle.Evde kimse yok,telefonumda-bilgisayarımda böyle bi şarkı yok,tv kapalı…!Eee? Meğer açılmıyo madem allahından bulsun diye kendi haline bıraktığım bir site açılmış ve beni holde duvara yapıştırmış.Cezacım tabi ki seninle aramızda kocaman bir fark olacak ,ben insanlarına evine destursuz zart diye dalmıyorum böyle…Ayrıca klipte zenci lazımsa bana mail yoluyla ulaş,çok hevesli bi arkadaşım var,hem çocuğa okul harçlığı olur hem de sen rapine rap katarsın klipteki zenci sayesinde.

>Beni takım elbiseyle gören arkadaşlarımın ruh sağlığı bozuluyor,ağız burun şekilleri değişiyor.At zkinde kelebek gibi duruyor o takım üstümde(burada ben ne olduğumun bilinçsizliğiyle yazıyor olabilirim ama teşbihte hata olmaz),sanki emanet almışım gibi o ceket üstümde.Zaten alırken satıcının önünde denemiyorum,adam mesleğe ihanet etmemek için satmaz bana o ceketi.O satsa ben almam…

>Mor ve Ötesi isimli lise yıllarımın cenk grubunun Gece isimli şarkılarının hastasıyım.Bugün yemek yaparken(makarna lan,sakin ol),ağzıma takıldı,tam olarak müziğini hatırlayamadım detone ola ola söyledim tüm gün.Dedim böyle olmayacak,indireyim…Sanki Kennedy suikastinin iç yüzünü öğrenmeye çalışıyorum gibi tüm linkler bloke olmuş.Hatta sanki sanki net yarılmış içine girmiş bile diyebilirim ama Levent Kırca tarzı espri şahsıma pek antipatik geldiği için uzak duruyorum böyle bi kombinasyondan(-sanki net yarılmış içine girmiş hanım!-ee hükümet her şeye zam yaparken şarkıyı nete koymayı unutmuştur…Breh Brehh Breeeehh!!!)

>Salondaki çek-yatı açtım(hayatımda ilk kez çek-yat yazdım,çekyat mı çek-yat mı yoksa ÇekYat mı muallaktayım…En mantıklısı çek-yat çünkü işlevini en kral buradan anlıyorsun o masum kanepenin,bi nevi talimatnamesi isminde gizli gibi,sinsi gibi,şahane gibi).Artık tv izlerken uyuya kalsam da 30 cm’lik kanepede eciş bücüş kalmıyorum.Babalar gibi oluyor ama elektrik faturasından inceden tırsmaya başladım son 3 gündür bu şekilde uyuyorum ,rahatlığın verdiği şımarıklıkla.

>Tv başında uyumak demişken ,en çok yarışma programları dinlerken uyumayı seviyorum(Ahmet Çakar’dan bahsetmiştim daha önce),en uyku mahmuru halimle cevaplamaya çalışıyorum soruları,yarışmacı bilemezse “vay mal vaay” diyerek ertesi gün yarışmaya katılıp parayı götüreyim, ertesi gün ilk iş netten başvurayım şu yarışmaya diye gazlanıyorum.Sonraki geceye kadar aklıma bile gelmiyor bir daha.

>Kendime çekirdek yemeyi yasaklamam lazım, ya da kabuklar içim leğen kullanmam.Tüm salon çekirdek kabuğu lan!Kendimden yıldım!

2 Ekim 2009 Cuma

Hoşgeldin..


Hoş geldin!

Kesilmiş bir kol gibi

omuz başımızdaydı boşluğun...

Hoş geldin!

Ayrılık uzun sürdü.

Özledik.

Gözledik...

Hoş geldin!

Biz bıraktığın gibiyiz.

Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta,

dostu düşmandan ayırmakta...

Hoş geldin.

Yerin hazır.

Hoş geldin.

Dinleyip diyecek çok.

Fakat uzun söze vaktimiz yok.

YÜRÜYELİM....
Nazım Hikmet
yass notu: boynumdaki minik kolye ucuyla hep yanımda taşıdığım,başka bir dünyanın kahramanı olduğuna inandığım şair..fazla söze gerek yok..
yass özürü:ayrılık uzun sürdü..ben de hoşgeldim mi?

26 Eylül 2009 Cumartesi

Yass’ı Utandırma Müessesesi


Efendim yan tarafa bi anket koydum.Sebep?Blogdaşım Yass Hanım girdi tatil moduna,aldı sürte sürte gezmenin tadını,açarken halaylarla karşıladığı bloga son 2 ayda sadece iki(rakamla 2) yazı yolladı.Bu yazılardan biriside Zenana çatla sen emi tadında tatilde olduğunu gözüme gözüme sokan bi post.Anketimizi cevaplayalım ,yüzünü toplum önünde kızartalım.(cevap olarak “sadece 1” şıkkını işaretleyenlere süprüz hediyelerim var)

24 Eylül 2009 Perşembe

Yürek Burkan Bir Öykü: Ailesiyle Alışverişe Giden Gencin Dramı



"Bu öyküden sonra biz insanlar ne kadar zalimiz diye, kendinizi tokatlayacaksınız.

Nii York Tayms

Zen’in dramı , ibretlik bir öykü.Hepimizin alacağı dersler var.

Hınca Le Uluchotti

Genç Werther ,Zen’in yanında acı çektim demesin.Uzun ama akıcı bir öykü.

Bild"

Ankara’ya sonbahar gelmişti,belki klasik sonbahar efekti olan dökülmüş yaprakları sokaklarda göremiyordu ama artık evin içinde ,her yanı başka içme gecelerinde sigara yanığı olmuş dünyanın en rahat giysisi ;siyah ,yanları beyaz çizgili ,aralarda denizin fırtına sonrası aldığı mavi renklerle bezeli,yeri geldiğinde terside giyilebilen şortunu giyemiyordu artık Zen.Bu durumu o sabah net olarak idrak etmişti,çünkü uyandığında götü buz kesmişti.Küçük bir seramoniyle katladı dünyanın en şahane şortunu ve hem yatarken giyilir hem de spor yaparken çok işlevsel lan bu diyerek aldığı eşofman altını giydi.Bir damla yaş bıraktı şortunun üstüne vedalaşırken.Bu faslı çok sürdüremedi çünkü içerden “Hadi oğlum kahvaltı soğuyo gelseneee” diyerek vicdansızca bağıran annesinin sesi tüm evi çınlatıyordu.Annenin dellendiğini gören baba gazı alarak bu çağırma işlevini bir küfürle süslüyordu artık.Babalar böyledir;evin reisidir,kralı/padişahıdır ama bunu sürdürmek için annenin onayı ve desteğine muhtaçtırlar ve ne yazık ki hiçbiri bunun farkında da değildir.İşte Zen bu döngünün bir kurbanı olarak sabah sabah küfrü yiyordu ve kös kös felaketinin başlangıcı olacağını bilmediği o kahvaltı masasına yaklaşıyordu.

Bayramın son günüydü ve babanın kişisel şovu uğruna çocuklarını akrabalara kötülediği,bunlar köy yaşamından ne anlar konseptli köy ziyaretinden önceki gün dönülmüştü.Dört kişilik ailenin bu yakınlarda bir arada olacağı son iki gündü artık.Zen masaya oturduğunda kahvaltı mevzusu,babanın kredi kartını giderayak sömürelim amacının ihtiyaçlar var kolpası altında dile gelmiş haliydi.Kahvaltı sonrası alışverişe gidilmesi kararı Zen ilk lokmayı yutarken çoktan alınmıştı bile.Baba karşı çıkacak gibi olurken “sana da bir takım elbise lazım,asıl onu alalım” diyerek anne adeta çocuk kandırır gibi bağlamıştı babayı.Zaten son iki gündür el öpmekten,nasihat dinlemekten,sen beni tanıdın mı diyerek kazık kadar adama bebe muamelesi yapan bir günlük akrabadan(one day relative) sıtkı sıyrılan Zen gayet efendi biçimde onlara katılmayacağını evde oturup kafa dinlemek istediğini beyan etmişti.”Bir daha ne zaman araba kullanacksın,tişört alman gerekmiyor mu senin,oğlum bak gidiyoruz bir daha ne zaman görüşeceğiz”.Anne babaya yaptığını Zen’e de yapıyordu ve babasına için için gülen Zen ,annenin yarattığı etki altında “Uff tamam yaa” tepkisiyle gelmeyi kabul ediyordu.Dünyada kötülük artıyordu,bir süredir grileşen beyazlar iyice siyaha dönmeye başlamıştı.

Babaya alınacak takım elbise ilüzyonu altında öncelikli doğrultu bu yöndeydi. Zen arabayı sürüyordu fakat arabaya önceden bıraktığı cdsi yerinde yoktu ve mecburen abinin sahip olduğu Mustafa Sandal’ın 97 yılı albümü çalıyordu teypte.Günün nasıl geçeceği bu dakikadan itibaren artık belliydi.Yolda giderken ailecek “jest olunuyor vallahi mest olunuyordu” senkronize biçimde.Mağazaya giriliyor ve anne bayan reyonuna ışınlanıyordu ilk saniyeden,abi babanın peşindeydi.Okul kıyafeti hesabı pis ergenler doluşmuştu ceket reyonuna.Aralarında zayıf,tüy bıyıklı bi tanesi Zen’in küpesine o denli yoğun bakış atıyordu ki ,yarattığı pis enerjiyle mağazadaki tüm metal/gümüş aksesuarlar eriyordu.Çocuğun adı Musa olmalıydı.Zen kendine mağazada bir şeylere bakıyor ayağına tenhalara aileden uzaklara kaçma teşebbüsündeyken babanın “Zeeenn bak bi,nasıl olmuş?!” höykürmesini duyuyordu,baba podyumda yürüyor havalarında eli cebinde ona doğru yürüyordu.Suratında öyle bi ifade vardı ki öz babası olmasa herif bana asılıyor lan heralde dur ağzına burnuna doğru dalayım hafiften diyebilirdi ancak biliyordu severdi babası böyle antin kuntin şeyler yapmayı toplum içinde.”Ehe ehe iyi olmuş” diyordu Zen ,satış görevlisiyse üstün görev bilinciyle “ilahi beyefendi” dercesine gülüyordu sesli sesli.Baba gazı almıştı artık,dönüş yoktu.Anne yanlarına gelmişti ve ilk saniyeden hiç alaksı olmamasına rağmen Zen’e bir ayakkabı veriyordu denesene pek güzelmiş bu diye.Zen deniyordu ve baba daha ayakkabı giyildiği anda eğilip önüne bakıyordu ayağın,parmak değiyo mu parmak değiyo mu?soru cümlesi 5 saniye içinde yaklaşık 200 kere tekrarlanmıştı.Döğmüyo diyebildi sessizce.Kafasını kaldırdığında sarışın bi hatun onlara doğru bakıyordu ama Zen’in özgüveni o kadar yerlerdeydi ki herhalde babamı kesiyor diye düşündü.Öyle olmalıydı,aksi olmazdı.

En son 5-6 sene önce bu şekil bir aile aktivitesine katılmıştı ve yemin etmişti bir daha bulaşmayacağına onlara.Hayatının en güzel zamanlarında 22 yaşında bir genç göz göre göre telef oluyordu ve dünya buna sessiz kalıyordu.Dönüş yolunda koltuğu bir daha ayarlaması gerekti çünkü boyu 10 cm kısalmıştı,ayakları pedala yetmiyordu.Cüzdanına bakmıştı ehliyeti yoktu çünkü yaşı da bünyesi gibi ufalmıştı.Mustafa Sandal’dan sıkılan abi cd olarak Serdar Ortaç’a yöneliyordu,hayatın yorduğu serdar Zen’e dert ortağı oluyordu.Dünyada kötülük artmıştı ve griler çoktan simsiyah olmuştu.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Yazı...(Yaratıcı Başlıkta Sınırları Zorluyorum)


Annemle abim geldi Ankara’ya bayramdan öncede babam gelecek(geldi). Bu ara ;ev yemeğinin,temiz evin ve koltukta uyuya kalınca üstümün sabah uyandığımda örtülmüş olduğunun farkına varmanın keyfini sürüyorum.Çocukluk ve ergenliğin hiçbir döneminde dışarı çıkmamla ilgili bir saat ve kişi sınırlaması getirmemiş annem, cidden işim olmadığı sürece dışarı çıkmama karşı çıkıyor bu ara “Otur evinde ne yapacaksın dışarıda” gibi son derece rasyonel bir açıklamaya sahip bu uğurda.Bu arada kendisi çevrenizde barındırmak istemeyeceğiniz derecede sigara otlakçısı bir birey. Çantasında en az 2 paket sigarası stok halinde dururken ortada duran paketimden biri kulak arkası olmak üzere en az iki dal alıyor,aynı tarifeyi zaman zaman abimin sigarasına da kesmekte.Nedense sigarası hep içerdeki odada olduğundan lise arkadaşım annemden devamlı sigara kaçırıyoruz.İçine de çekmediği için Maltepe dahi içse onun için fark etmemekte.Çok tehlikeli çook!Bambaşka bi yazı yazacaktım aslında ama konu kontrolümden çıkıp buraya geldi.Heaa bi de Buena Vista Social Club(Omara Portuondo)'ın albümünü indirdim,arkadaşım M. sayesinde haberim olan bu albüm tam anlamıyla ihya etti beni,giderayak tavsiyede bulunayım da haybeye yazı yazmış olmayayım.

Not:Erişim sorunu yüzünden, oluşumunda tırnaklarımla kazarak emekler harcadığım canım blogumu ,post göndermek şöyle dursun,4-5 gündür açıp aman bak şu yazı şahaneydi diyerek okuyamıyordum bile. Sorun düzeldi, pekte iyi oldu. Sorun öncesi de bünyemin halletmesi gereken bazı mevzuların ortaya çıkmasından ve de Yass’ın da uğraşması gereken bazı şeylerin olmasından dolayı, blogu kapatmaya karar verdik! Yok lan atlama hemen ne kapatacaz, sadece Eylül ayı çok kısır geçti bu yüzden diyecektim.Hea dedim.

Not 2:Peki ya notun nerdeyse yazı kadar olması?

18 Eylül 2009 Cuma

Blogger Erişim Sorunu

Bu ara sıklıkla bloga girmekte güçlük yaşanmakta.Salsa Basket'in blogunda bunun çaresi verilmiş.Ahanda yapacaklarınız:

c:\Windows\system32\drivers\etc\hosts altındaki dosya notepad ile açılacak ve dosyanın en altına şu aşağıdaki satırlar aynen copy-paste ile eklenecek.

74.125.95.191 http://www.blogger.com/
74.125.95.191 blogger.com
209.85.225.191 blogger.com
209.85.225.191 http://www.blogger.com/
74.125.95.191 http://www.blogspot.com/
209.85.225.191 http://www.blogspot.com/
74.125.95.191 blogpost.com
209.85.225.191 blogpost.com
209.85.225.191 draft.blogger.com

13 Eylül 2009 Pazar

1 Günde, 3 The Lord Of The Rings ve Halet-i Ruhiye




Aslında çok keyif aldım trilogy’yi bi anda izleme olayından ama normal hayata adapte olurken biraz zorlandım,bazı semptomlarla uğraştım:

>Zaten filmler arası ya da yemek araları verdiğimde de elimde kılıç varmış savuruyo gibi dolaşırken,filmlerin bitimiyle layn zopada olur bişey olsun sallayım evde gönlümce diye fellik fellik arandım.Yalnız yaşamanın hayvanlığı olarak arada bazı çığlıklar atmışta olabilirim.

>Lan saçları yeniden mi uzatsam acep diye ciddi ciddi düşünmeye başladım,sonra zaten saçları kestirmeye üşendiğim için devamlı uzattığımı hatırlayıp ,üstüne çok kafa yormak manasız geldi.

>Hatun kıstasın bi anda güzellik olarak Liv Tyler ,karizma olarak Cate Blanchett oluyor ki , oyy dağlara daşşlara!!

>Rüyalara hiç girmek istemeyorum,zaten aralarda hiçbir etki olmasa da kendini meydan muharebelerinde bulan insanım,nirvanasını izlediğim gün gördüm.

>3 gün deli hevesle beklediğim Türkiye-İspanya maçını kaçırdığımı anlayıp yüzüğüne de lorduna da deyip sinir doldum,işte o an evde kılıç olmadığına sevindim sonu harakiriye varabilirdi.


Bir de bazı kafama takılanlar oldu ki:

>En artiss karakter kim diye düşündüm Merry ve Pippin’i baş sıraya koydum.Zaten en çok bunların ayrı düştüğü sahnede duygulandım.Sonlara doğru Merry az adama döner gibi olsa da ,çevresinde en kral savaşlar dönse, orklar yerine uruk-hai’lerde gelse ,neşesinden zerre bişey kaybetmeyen Pippin’i ayrı takdir ettim.Ben Steve Coogan oynuyo zannediyodum kendisini meğer Billy Boyd canlandırıyormuş.

>Böyle komplike film nasıl yönetilir layn dieyerek Peter Jackson’a saygı duydum.Figuranları da katarsan film ekibi bir ilçe nüfusuna ulaşıyor.Bence Peter abi gitsin Los Angeles belediye başkanlığına adaylığını koysun,çerez gibi gelir orayı yönetmek bundan sonra.

>Seriyi daha önce Türkçe izlemiştim bu sefer orijinal izledim ve Türkçe dublajın ne kadar başarılı seçimlerle yapıldığını anladım.Aklımda kalan Engin Alkar(Alkın?)’ın Sam’i seslendirdiği ve birebir seslerin örtüştüğü oldu.Keza Frodo seslendirmesini kim yaptı bilmiyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla o da nerdeyse aynı sesti.Dublaj övdüğüm görülmemiştir ama bu sefer hak edilmiş bence.

>Barış Emre Alkım geldi aklıma ve filmi bir de hocayla izlesem acep nasıl zenginleşir bakış açım diye iç çektim.

>Viggo Mortensen şahane oturmuş Aragorn için ama trvia’larda okuduğum kadarıyla Daniel-Day Lewis düşünülmüş bi ara bu rol için.Viggo’ya haksızlık olmasın ama sanki daha bi efsane olurdu Daniel abi.

>Ian McKellen’ın eşcinsel olduğunu öğrendim ki Rob Halford ve Neil Patrick Harris kadar şok oldum.Gaylerle alıp veremdiğim bir şey yok ama bu insanlar en azından gizlesinler bu durumu bizleri böyle hüsranlara uğratmasınlar.De bana Elijah Wood gaymiş ağzımı açmam ama sen Gandalf’ı oynamışsın iki dakka dek dur be.

Tiz Fon Müzüğü Yapılsın,Kitap Okunsun



Ali filmi soundtracklerinden, Salif Keita isimli Mali’li albino abimiz söylüyor.Başlıkta fon yapılsın diye emretsem de ayrı bi gaz veriyor şarkı,durağanlık bu şarkıyla pek gitmiyor yani.


10 Eylül 2009 Perşembe

BenGeldimYayınaElKoydum=)

yakışıklı yakışıklı adam fotoları-1=)



sevgili arkadaşım zen ve değerli izleyici=),


internet bağlantımın olmadığı olsa bile kısıtlı zamanımın olduğu günlerden bugünlere güzel güzel tatilimi yaptım ayrıntılarına daha sonra gelicem uzun uzun anlatıcam=)

ancak bloga şöyle bir göz gezdirdim sevgili blogdaşım ankarada kaldığı günlerin acısını benden çıkarırcasına ortak alanımızı futbol,kızlar gibi erkeksel mevzularla doldurmuş!!ben buna tepkimi koymazmıyım,başlığımda belirttiğim gibi yayını ele almazmıyım haaaaaaaa sorarım sana,sorarım size=)?tamamen kızsal mevzularla çok yakında karşınızdayım kıhkıh=)

8 Eylül 2009 Salı

Benziyor Bu Adamlar

























Birisi Litvanya Milli Basketbol Takımı'nın (sağ) small forward'i Linas Kleiza ,diğeri çemçük ağızlı kral kişilik Kıvanç Tatlıtuğ çakması Umut Sarıkaya.Litvanya-Türkiye maçını izlerken Kleiza sayı atsada üzülmedim,için için bi güldürdü beni.Bu fotoğraflarda net belli olmasada benziyor bu adamlar.

6 Eylül 2009 Pazar

Sansüre Sansür



Şu siteyi ziyaret ederek bu fotoğrafların membağına ve fazlasına ulaşmış olacaksınız.Desteklenmesi gereken bu oluşumun internet siteside budur.Ayrıca SarıKırmızıŞeyler 'e de teşekkürler.

Tatil Güncesi

İstanbul’da ilk gecemde yazıyorum bu yazıyı. Bugün o denli yoruldum ki daha ilk dakikadan, canım şehrim Ankara’ya ışınlanmak istedim. İçimde ki emekliyle sorunum var ,sürekli maraz çıkartıyor pezo. İstiyo ki Zen evinden çıkmasın hiç, elinde Cumhuriyet gazetesi yakın gözlükleriyle sokakta oynayan çocukları izlesin,gürültü yaparlarsa bebelere laf atsın.Yolda ilk 1.5 saat harici hiç uyuyamadım,sabah 6:30 gibi İstanbul’a inip Ataköy’e geçtik.Bu arada o Esenler Otogarı nasıl iğrenç bir yer ya?Her gelişimde ayrı tırsıyorum valla,her an adamın götünü kesebilirler orda,öyle iğrenç bi yer.Neyse işte,çantaları bıraktıktan sonra abimin okul kaydı için üniversitesine geçtik.Eğer kadromu bu güz dönemine alabilmiş olsaydım, öğretim üyesi indirimi sağlansın diye ,abimin velisi olacaktım sevgili okur,efsane olacaktım yeminle.Sabah 9’dan öğlen 2:30’a kadar süründükten sonra geri bugün geri Ankara’ya dönecek kuzenim için tekrar Esenler’e geçtik ,biletini aldık ve bilet saatine kadar ,tee Ankara’dan planımız olan Ikea’ya daldık.Hiç uzun uzadıya övmek istemiyorum sadece evlenesim bile geldi , Ikeaboy olasım geldi buram buram.


(buradan itibaren yazı Fethiye’de yazılmıştır) Ertesi gün pek sevgili arkadaşım Elif’le buluşmak üzere İstiklal’e gittim.Sokak temizleme arabası peşime takıldı,paranoya yapmıyorum baya baya takıldı peşime.İşte o anlarda korktum sevgili okur çok korktum.Elifcanı beklerken yanındaki mini şortlu kıza yavşak yavşak yavşak espri yapan Umut Sarıkaya’yı gördüm.Hızla geçip gittiği için “naapıon layn keraneci” gibi bi muhabbete giremedim,yoksa en azından “layn Umuuuttt!” diye bi laf atıp kaçabilirdim.Elif beni Tavanarası diye bir yere götürdü,gayet güzel bu mekanda hanımefendinin uykusu geldi,bizde Balans’a geçtik.Gecenin sonuna doğru ,İstanbul cahili olmam münasebetiyle abim geldi yanımıza(eve dönebileyim diye).Elif’in rahat muhabbet edilen,her konudan konuşulabilecek hatun modeli olduğunu gören ve daha önce hiç böyle bir cinsle karşılaşmayan abim ,muhabbetti resmen kahve muhabbetine çevirdi.Konuşma endişe verici hale gelmeden kalktık.


(Fethiye 4. Gün)

Burada beni bi nebzede olsa analitik düşünmeye, sorgulayabilmeye yönelten amcamla devamlı etkileşim halindeyiz. Herif 2 gün sonrada olsa,2 yıl sonrada , yepisyeni bilgileriyle,yaklaşımlarıyla ağzımı açıkta bırakıyor. Orta sınıfın bi ferdi olarak, öyle çok zengin insanlarla iletişim halinde değilim ki özel üniversite mezunu bi şahıs olarak ihtiyaç fazlası paranın, kafa çalışmasını önleyen bi bok olduğuna inanan biriyim ama bu herif deli zengin olmasına rağmen göt kadar bi evde gayet mutlu hayat sürebiliyor ve beni benden alıyor. Önünde eşek gibi bahçesi, köpeği olan amarihan filmleri tarzı evine bile gram tenezzül etmiyor. Tam ergenliğimin başında bizim evin iki sokak ötesine taşınmıştı ve ben enee böyle adamlar da varmış hayatta, ne enteresan adam diye okul sonraları ev yerine sıkça ona gitmeye, bana önerdiği kitapları okumaya ,onu gözlemlemeye başlamıştım.İçki içmeme kızan babama “14 yaşına gelmiş adama karışamazsın” çıkışının ardından (halen bu çıkışa gülüyoruz,14 yaşında ki bebenin içki içmesini savunmak?) ,bana darbukayı verip kendi sazla, şahımsa ilk içki alemlerimi yaşatanda insandır ayrıca. Her türlü güzel insandır.Zaten yakın çevremde beni bilen herkes , gıyabende olsa onu da gayet iyi bilmektedir.

25 Ağustos 2009 Salı

Halayda Başı Zen Efendi Çekiyor!!


Yass Hanım bildiğiniz üzere tatilde ve bendeniz Ankara’ya hapsolmuş durumdayım.Hea bende onu diyecektim işte değilim lan valla değilim bu gece İstanbul’a gidiyorum.Blog yazarları tatilde anlayacağınız.Bir süre buralarda olmayacaklar.Bir ihtimal İstanbul’dan Fethiye’ye geçme durumumda var ancak şurdan şeedebileceğiniz üzere kesin konuşamıyorum.Kendinize iyi bakın,bana da keyifli tatiller dileyin emi.Öperim gıdıdan.



Jack Jack Jaaack!

Yerappim gerçek olsun bu hemencecik ülkemize gelsin.Elif’i gözlerinden öpüyoruz bu zat-ı şahanelerinden beni haberdar ettiği için.Bu nasıl karizmatik bir şey lan böyle?

Dean Martin-Sway





Dean Martin’den Türk müzikseverin “Kim ne derse desin aşk için” olarak Ajda Pekkan vasıtasıyla bildiği,pek güzel pek sevimli bir şarkı.Dean abi milyonlarca coverı olan şarkının ilk söyleyenidir.Dinleyip güzel geçmeyen gün yoktur.

Bunlarda Var:

Related Posts with Thumbnails